"Yunus, kendisine ulaşan yardım ekiplerine ilk olarak saati sormuştu." *

23 Ekim 2011 Saat 13.41'de 7.2 şiddetindeki Van depremine 14 yıllık bir binanın 5. katında yakalandım. Pazar günü burundan ameliyatlı bir şekilde istirahat ederken yatağımdan yarı uykulu halde, yelpaze gibi sallanan odamın içinde şaşkın bir şekilde uyandım. Depremlere alışmıştık, ara sıra 5.0 şiddetini geçmeyecek depremler oluyordu ve şiddeti-derinliği yüksek olmadığı için çok önemsemiyorduk, ötesini de düşünemiyorduk. Ama bu deprem farklı depremdi, hem de hiç hafife alınmayacak gibi. Zaten olayın ciddiyetini pencereden dışarıya baktığımda anladım. Üzerinden dumanlar yükselen bir kent, koşuşan insanlar, bağrışanlar, ambulans-itfaiye sesleri, görüntü almaya çalışan kameramanlar... Herkes bir yere kaçıyordu, nereye kaçtığını bilmeden. Herkes şoktaydı, ben bile. Ki 25 saniye süren "Cumhuriyet tarihi boyunca Anadolu'da meydana gelen en büyük deprem" diye kayda geçecek zelzelenin ardı gelmeyecekmiş gibi amiyane bir şekilde beklemem üzerimdeki şoku gösterir gibiydi. 

Yalnız değildim, evde şehrin yabancısı iki arkadaşım vardı. Onlar da neye uğradıklarını şaşırmış, sersem bir şekilde kaldılar. Şiddetli depremleri yaşamamıştık, ama az çok bilgi sahibiydik. Mesela deprem anında merdivenleri kullanmayacağımızı, kapıyı açık bir şekilde tutacağımızı okulda öğrenmiştik. Ama ne fayda? Eski duvarları ses geçiren bir binanın içindeydik. Biraz daha beklesek belki de sonumuzu kendimiz hazırlayacaktık. Neyseki fazla sürmedi bekleyişimiz. Evdeki arkadaşların galeyanı ile "hızlı bir şekilde binayı terk edelim" dedim ve bunu dememle binayı terk etmemiz bir oldu. Çıkarken "ne yapacağız, nereye gideceğiz" diye düşünürken aklıma ilk devlet tiyatrosunun bulunduğu kültür sarayı bahçesi geldi. Hemen atıverdik kendimizi oraya. Orası "kalabalık olmaz, güvende oluruz ne yapacağımızı orda düşünürüz" diye oraya gittik. Yolda kaçışan insanları görüyordum. Bir kız yurdunun kapısının önünde ıslak saçlarıyla bir battaniyeye sarılı öğrencileri görünce en çok onlar için kaygılandım. Benim için onlar yabancıydı, gurbette ailelerinden uzak bir şekilde yaşıyorlardı ve haliyle bizden daha fazla tedirgin olmuş, korkmuşlardı. Kültür sarayı bahçesinde o bölgede binalarda kalan herkes o bahçede toplanmıştı ve bahçe hınca hınç doluydu. Demek ki oraya gitmeyi sadece biz akıl etmemiştik.  Bahçede ağlaşan bağrışan insanlar, telefona sarılıp yakınlarının sesini duymak isteyenler, kimsesizler, çaresizler, depremi ilahi bir uyarı düşünüp seccadesini kırmızı güllü yasinini kutsal kitabını alan insanlar, soğukkanlılar, "ne oluyor"cular, hepsi ordaydı. Telefon şebekesi kesilmişti, iletişim sağlanamıyordu. Yanımdaki arkadaşları bir an önce nasıl memleketlerine ulaştırırım diye kaygı güderken, ailem, evim, yattığım odam hiç aklımda değildi. Ailemi bertaraf ettiğimden değil, olayın şokunda olduğumdan, yanımdakiler dışında kimseyi düşünemediğimden mütevellit.. Nihayet bir süre sonra telefonla iletişim sağlandı. Arkadaşımın babası bir araç gönderdiğini, onunla gelmelerini istediğini duyunca rahatladım. İkindi vakti olunca da teneke içinde yaktığımız ateşte ısınarak arabayı bekledik, akşam olunca da arkadaşları uğurladım ve kendimi vicdanen rahatlamış hissettim.

Şehre yabancı olan arkadaşlarımı uğurladıktan sonra evin yoluna koyuldum. Aileden kimseye telefonla ulaşamadığımdan "eve, aileye ne olmuştur" diye düşünerek yürüyordum. Eve gidince de sarsıntı sırasında sadece kız kardeşimin evde olduğunu, salonda TV izlerken ortada oturduğunu, düşen kartonpiyerden şans eseri kurtulduğunu ve evi tahliye ettiğini duyunca adeta yüreğime su serpildi. 

İşin ilginç tarafı odamdaydı. Odamı merak edip bakmak istedim. Bir de ne göreyim! Yatağımın baş ucunda kocaman bir beton-moloz yığını. Duvarda tabiri caizse daire gibi bir delik açılmış ve beton parçası yatağımın tam baş kısmına düşmüştü. Şanslı olduğum kısım; burundan ameliyatlı olmam, Pazar günü istirahat etmem ve bu istirahatımı evde değil de, arkadaşımın evinde yapıyor olmam; her zaman evde uyuyup kalkan bir insan olmama rağmen. O vakit o saat orda olmamam bir şans eseri..

O ilk gece hepimiz evin yanında bulunan tarlada geceyi geçirdik. Herkes hazırlıksızdı ve kimsenin çadırı yoktu. Bir çok kişi yazlık kamp çadırını kurmuş, çocukları uyutuyordu. Diğer kalan yetişkinler ise odun ateşinde sabahlıyordu. Bir kaç gün böyle gitti. Artçı depremler olmaya devam ediyordu. Kamu kuruluşları da depreme hazırlıksız(!) yakalanmış olsalar gerek, kendilerinden ilk hafta hiç ses seda çıkmadı. Ardından kızılay çadırı dağıtıldığı haberi duyulunca herkes çadır alma peşine düştü. Çadırlar İl Afet Müdürlüğü tarafından dağıtılıyordu. Herkese de verilmiyordu. Onun için bile tanıdık birini aracı yapmak gerekiyordu. Böyle rezil bir durumda perişan, çaresiz bir haldeydik. Nasıl olduysa bir çadır temin ettik. Tek çubuğu olan dört köşeli bir çadır kurduk. Kışı bu çadırda bekledik. Yaklaşık 2.5 ay (Aralık ayının sonunda kadar) bu çadırda kaldık, -10 derece soğuklukta. O dönem kış çetin geçti, bazen soğuklar alabildiğine artıyordu.

Depremde yapılan yardımlar, mahalli idaredeki kuruluşların duyarsızlığı, bürokrasinin sessizliği, Anadolu Konteyner Kent'te yapılan "Barınma Hakkı" direnişi, "ne verildi ne yapıldı" gibi konulara girmeyeceğim, uzar gider. Bunlar bir başka yazının konusu olsun. Çok da uzatmayayım, bir başka yıl dönümünde devamını getiririm. 

Her neyse o yarım metre karın altındaki çadırın içinde kaldığımız zamanın üzerinden 5 yıl geçti. Acı veren, kötü bir deneyim gibi anı kaldı aklımızda. Ama çok şeyde öğretti bize. En önemlisi eşit olmamız gerektiği. Zira eşit değildik, fukaranın evinin tavanındaki odunlar üstüne düşerken, zengin evine bir çatlak geldi diye lüks arabasına binip şehirden uzaklaşıyordu. 

Depremdi geçti, şimdilik belki, ilerde ne olur bilemeyiz. Ama geçen giden o acı bizden çok şey aldı. Aklımızda kalan ise; insanların çaresizliği, fukaranın yine fukara kaldığı, kız yurdundaki ıslak saçlı kızlar ve en acısı; hafızamıza kazınan Yunus'un gözleri..



* Fotoğraf:
Yunus Geray enkaz altındaki bu bakışıyla deprem felaketini yaşayan Türkiye'ye umut olmuştu. 7,2 şiddetindeki depreme Erciş'teki bir kafede yakalanan 13 yaşındaki Yunus yıkılan beton blokların arasında bir başkasının cansız bedenin kendisine siper olmasıyla hayatta kalmayı başarmıştı. Saatler süren çalışmaların sonuç vermesiyle enkazdan kurtarılan Yunus alkışlar eşliğinde ambulansa koyulurken hala yıkıntıların arasında yakınları olanlara da umut vermişti. Ancak hastaneye götürülen Yunus’un durumu iç kanama nedeniyle ağırlaştı, bir süre sonra da kalbi durdu.


masumane

0 yorum: