"Düşünmeden hiçbir insanın herhangi bir şey yapabilmesine imkan yoktur. 
Ben sadece düşündürmek istiyorum." Yılmaz GÜNEY



Umut, senaristliğini, yönetmenliğini, yapımcılığını ve başrol oyunculuğunu Yılmaz Güney'in yaptığı filmdir. Filmin oyuncu kadrosunda ayrıca Tuncel Kurtiz, Osman Alyanak ve Enver Dönmez yer almaktadır. Filmde, atının araba çarpması sonucu ölmesi ve geçimini bu ata bağlamış olan meçhul bir definenin peşinden koşan faytoncunun öyküsü anlatılmaktadır. Sansür Kurulu, filmde yer alan faytoncunun giyimi ve kuşamının, fakirliğin bir sembolü olarak ele alınmasını, zengin otomobil sahibi hakkında takibat yapılamayacağı kanaati verilmesini, faytoncunun iş ararken zengin-fakir ayrımı yapılmasını, Cabbar'ın (Yılmaz Güney) Amerikalı zenciyi soymasını, sabah namazının güneş doğarken kılınmasını sakıncalı bularak, filmi yasakladı.

Yılmaz Güney'in Umut adlı filmi, Türk sinemasında bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Sonraki yıllarda, özellikle Yılmaz Güney tarafından peş peşe çevrilecek siyasal filmlerin öncüsüdür. Kullanılan sinema tekniğiyle ve diliyle de hem Yılmaz Güney'in önceki filmlerinden ayrılır, hem de sonrasında başka yönetmenleri etkiler. (Vikipedi)


Sanatı bir “tüfek” gibi kullanmak…

            "Umut" filmi, toplumun kusurlarını ve koşullarını en sert biçimde ortaya koyan devrimci bir yapıttır. Ailesine bakmak zorunda olan faytoncunun trajik öyküsü anlatılır filmde. Köhne inançlara, çaresizliklere ve toplumsal baskılara karşı çıkış olan bu film için Güney: “Umut, aslında kusur olan durumları belirten bir işarettir.” dediğinde film hemen yasaklanır. Umut filmi, Adana Altın Koza Film Festivli’nde en iyi film seçilmiştir. Yılmaz Güney kendi sinemasının amacı hakkında; “insanları filmi izlerken düşündürmek gerektiğini, insanların ancak düşününce harekete geçeceklerini” vurgulamıştır.

“Endişe” filminde Adana’ya gelen mevsimlik tarım işçilerinin durumunu ele almıştır. “Arkadaş” filminde burjuva yaşayışı ve yozlaşmışlığı ile yoksul emekçi insanlar arasındaki çelişkinin karşılaştırmasını yapmış ve bunu bizlere sanki birçok fotoğraftan kareler seyrettirerek sunmuştur. ”Duvar” filmi ise; hapishanelerde kötü koşullarda yaşayan siyasi mahkumlara ve genç-çocuk mahkumlara bir bakıştır. Bu film aslında “belgesel” tadında. Çünkü Yılmaz Güney Türkiye’de 25 farklı cezaevinde kalmış ve buradaki izlenimlerini bu filmle ortaya koymuştur. Onun filmlerinin en önemli özelliklerinden birisi de kurguyu güçlendiren müzikleridir. Örneğin; “Duvar” filmi müzikleri albümleşmiştir. “Yol” ve “Ağıt” filmlerinin müzikleri de seyircileri etkileyen müzikler arasında yerini almıştır.

Sanata “Toplumcu Gerçekçi” bir bakışın var olduğunu kabul ediyorsak; bu tarzın Türkiye yazını ve sinemasındaki en önemli temsilcilerinden biri olan Yılmaz Güney: “Sanat tek başına devrim yapmaz, fakat doğru bir çizgiye, dünya görüşüne sahip olan bir sanatçı, eserleri yoluyla halkla, kitlelerle çok güçlü ve geniş bağlar kurabilir.” diyerek bir anlamda sanata bakışını özetlemiş, sanatın bir “tüfek” gibi kullanılabileceği mesajını vermiş, bunun pratiğini de uygulayan devrimci bir sanatçı olarak 9 Eylül 1984 yılında, düşüncelerini ve eserlerini aramızda bırakarak hayata gözlerini kapamıştır. Bedeni ise Paris’e defnedilmiştir. (Mahmut Yıldırım)



BRECHT ESTETİĞİ’NİN TÜRK SİNEMASI’NDAKİ YANSIMALARI
Umut’ta kalabalık ailesini geçindirmek için iskeleti çıkmış atıyla didinen faytoncu
Cabbar’ın tek geçim aracını yitirmesiyle umudunu bir defineye bağlayışı ve büyük bir
hayal kırıklığı içinde umudun büyük bir umutsuzluğa dönüşü anlatılır. İnsan onuruna
olabildiğine aykırı, kopkoyu bir yoksulluğun içine itilmiş insanların gerçekleşemeyecek bir
umuda, bundan da umutsuzluğa ve giderek doğaüstü güçlere yönelmelerini ve bir kısır
döngüye kapılmalarını anlatır. Teması açısından bakıldığında Adak (1979) filmiyle
benzerlikler göze çarpar. Adak’ta da eğitimsizlik ve cehalet, parasızlık, dini duygularla
birleşerek bir karmaşaya ve içinden çıkılmaz bir buhrana dönüşür ve davanın hakimi bile
davayla ilgili kararı vermekte zorlanır.

Umut filminde , Yılmaz Güney klasik anlatı kalıplarının çok ötesine geçerek, belli
konuların dışına çıkar ve bu yalın öyküyü, buna çok uygun düşen yalın, abartısız bir dille
perdeye yansıtır. Konu ve içerik ticari kaygıları bir yana bırakarak topluma yönelir.

 Film Toplumsal gerçekçilik akımının özelliklerini taşımakla birlikte Brecht’in
çok önem verdiği naivete Umut filminde göze çarpar.

“ Umut’ta geçim aracını bir kaza sonucu yitiren bir küçük tüccarın ya da yarı-proleterin,
proleterleşmektense, eski sosyal durumuna dönmek için giriştiği çabalar, zenginlerden
yardım isteme borç arama, milli piyango bileti alma, bir Amerikalı zenci askeri soyma ve
define arama çabaları), (seyircinin ideolojik ön yargıları) ile yaşam realitesinin çatışması,
anlatımcı yapıyı vermektedir. Brehtçi estetik uygulamanın bütün koşullarına yerine
getirmemesine rağmen, filmin temelinde yatan naiv tutum, filmin işlevi açısından Brecht
estetiğine son derece yaklaşmasını sağlamaktadır.” (Parkan, 1991, s.55)

 Filmde özdeşleşmeye dayanmayan bir karakter yaratma gayreti dikkat çekicidir.
Cabbar zaman zaman çaresizlikten ve cahillikten çocuklarını dövebilen bir karakterdir. 

Çok tutarlı değildir. Bir gün iyi davranırken, başka bir zamanda kötü bir davranış
sergileyebilmektedir. Filmdeki diğer karakterlerle de özdeşleşmek kolay değildir. Olaylar
kimseyi haklı çıkartacak biçimde gelişmez. Oysa klasik anlatımda, özellikle Türk
sinemasında karakterler stereotipiktir, ya iyi ya da kötü özellikler sergilerler. İyi - kötü
genelde belli sosyo-ekonomik ve toplumsal temsil biçimleriyle ortaya konur. Oysa Umut’ta
kişiler daha gerçekçi bir biçimde ala alınmış, finalde bir katarsis anlayışı yerine seyirciyi
aktif izlemeye iten, beklenmeyen bir son gösterilmiştir. Cabbar elindeki son parayı
olmayacak bir macerada heba etmiş ve karşılığını alma umutları tükendikçe, gitgide aklını
yitirmeye başlamıştır. Böylece olayların arkasındaki sosyo-ekonomik süreç ortaya konur.
Epik anlatım, kişilerin tek tek ruhsal sorunlarının sergilenmesi yerine, toplumsal sorunları
merceği altına alır. Burada da Cabbar’ın yaşadığı aklını yitirme süreci münferit bir olay
gibi görülebilecekken, dikkatli incelendiğinde, toplumun tümünü ilgilendiren bir soruna
çok etkili bir eleştiri getirdiği görülür. Kişiler yerine “umut” kavramı üzerinde
düşünmemiz sağlanır. Bu duygu aracılığıyla da nasıl bir sömürünün yapıldığı, çıkar
sağlandığı gözler önüne serilir. Filmin sonunda bir finalin olmaması, açık uçlu kalması
da epik anlatıma uygundur. Ancak, epik anlatımın diğer öğeleri (epizodik anlatım,
yabancılaştırma efektleri, koro vs..) filmde bulunmaz. 

Ayla KARLI TEZGÖREN



SAKINCALI TÜRK FİLMLERİ :
  1. MÜREBBİYE (1919)-AHMET FEHİM
  2. KARANLIK DÜNYA (1952)- METİN ERKSAN
  3. YILANLARIN ÖCÜ (1962)-METİN ERKSAN
  4. SUSUZ YAZ (1963)-METİN ERKSAN
  5. KARANLIKTA UYUYANLAR (1964)-ERTEM GÖREÇ
  6. BİTMEYEN YOL (1965)-DUYGU SAĞIROĞLU
  7. HUDUTLARIN KANUNU (1967)-LÜTFİ Ö.AKAD
  8. UMUT (1970)-YILMAZ GÜNEY
  9. SÜRÜ (1978)- ZEKİ ÖKTEN
  10. DÜŞMAN (1979)-ZEKİ ÖKTEN
  11. YUSUF İLE KENAN (1979)-ÖMER KAVUR
  12. YOL (1981)-ŞERİF GÖREN
  13. KARA SEVDALI BULUT (1987) –MUAMMER ÖZER
  14. HAKKARİ’DE BİR MEVSİM (1983)-ERDEN KIRAL
  15. SU DA YANAR (1986)-ALİ ÖZGENTÜRK
  16. GÜNEŞE YOLCULUK (1998)-YEŞİM USTAOĞLU

Türk sinemasının sakıncalı filmler listesindeki üstünlüğü tartışılmaz. Her filmin yasaklanmasında kendi öyküsü gizlidir. Örneğin “Sürü” ve “Yol”, “Türkiye’yi yurt dışında kötü tanıttığı” için yasaklanmıştır. “Hakkari’de Bir Mevsim” devlet otoritesini zaafa düşmüş bir şekilde gösterdiği gerekçesi ile yasaklanır. “Su da Yanar” sansürden geçmesine karşın İstanbul valilik kanalı ile Nazım Hikmet’in yaşam ve düşüncelerini anlattığı gerekçesi ile gösterimden kaldırılır. “Hudutların Kanunu”nun finalinin değiştirilmesi kaydıyla gösterimine izin verileceği bildirilir, final değiştirilmeden gösterilir, emniyet olayı atlar. Filme daha sonra yurtdışı yasağı gelir. En ilginç yasak gerekçelerinden birisi “Bitmeyen Yol”a uygulanır. Filmde “şehre iş bulmak için indirilen köylülerin sefil kılıklar içinde ve sefil hayat şartları içinde” gösterilmesi nedeniyle yasaklanır. Yeşim Ustaoğlu’nun filmi “Güneşe Yolculuk” ise hiçbir gerekçe gösterilmeden sinema salonu sahipleri tarafından reddedilir. Sansürle en fazla başı derde girmiş yönetmenlerden olan Metin Erksan’ın “Susuz Yaz”ı yurt dışında temsil niteliği olmadığı gerekçesi ile Berlin’e gönderilmez. Film gizlice katıldığı festivalden en büyük ödül olan Altın Ayı’yı kazandığında bu kez özel bir tören düzenlenerek Turizm Bakanlığı tarafından ödüllendirilir.

Derleyen: Artun Yeres (2006)-Es Yayınları


masumane

0 yorum: