"Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız: 
Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?" (Cesare Pavese)

Yakılan ağıtlar ekti çeltik tarlasını
Her güne bir öykü düştü,
Çıling, çıling, çıling...


Yönetmenliğini Özcan Alper'in yaptığı Gelecek Uzun Sürer, daha evvel 'Sonbahar'dan da bildiğimiz yönetmeninin renginde bir film...18. Altın Koza Film Festivali'nde Yılmaz Güney ödülünü alan eser, 1990'lı yıllarda JİTEM tarafından öldürülen 17 bin 5 yüz faili meçhulün ardında kalanları hikaye ediniyor.

'Lorî'nin çoklu hikayesinin ardına düşülmüş bir film Gelecek Uzun Sürer... 

'Sonbahar'da Artvin'in göğüne yükselen sis bulutları, Diyarbakır'da yeryüzüne iniyor bu filmde... 

Diyarbakır ortak dilin değil, çok dilliliğin anlaşılabilirliğine prototip görünüyor. Birden fazla dil, alt yazıya ihtiyaç duyulmaksızın algıya açık dinleniyor.

Sumru, daha evvel defalarca anlatılmış ama hiçbir zaman kanıksanmamış hikayeleri kayıt altına alıyor.

Cumhuriyetin kıyımlar tarihini öğreniyoruz bu ağıtlarda; Hemşince, Ermenice, Kürtçe, Türkçe... Tek dili yok acının... Anneler ağlıyor, eşler yıkılıyor, çocuklar anlatıyor kendilerine miras kalan babalarının hikayelerini...

Babalarının kemiksiz mezarlarının yerine birer vesikalık fotoğraf geçiyor... Ve gözü yaşlı kadınlar, kocaman çocuklar yer alıyor fail-i malum yüzlerce resmin önünde... 

Eğer kusuru varsa filmin, başta ideolojik hamilik kaygısıdır bu. Vicdanın, Sosyalist bir uktenin hikayesi olarak sunulmasıdır. Ancak burada anneler yetişiyor, beyaz laçikleriyle siliyor ideolojik kaygıları ve gözyaşlarını. 

Ölümlerin kol gezdiği bir dünya burası! Sorgulanamaz bir işgale tanık zihinler. Ölümler ile yapılandırılmış bir kurgusal atmosfer, hayatı bir kelebek narinliğinde tek gün uzunluğunda yaşamak ve uzun uzadıya tanıklık etmek o boşluktaki biçimsiz uyuma. Kazanımlarımız vardı bizim uğruna faili meçhul ölümler verdiğimiz, bir sevdamız vardı! Söylediklerimizi anlamlı kılan… Söylenecek o kadar şey var ki bunu ifade etmek yetenek işi değil, bazen tek bir cümlede ya da tahmini imkânsız bir imgede saklı…  Gelecek uzun sürer, uzun sürer gelecek…

Aslında yakın olan bu uzaklığı “uzun” bir süreç olarak ifadelendirilen bir çözümü ve özgürlüğü barındıran “gelecek” tasviri. Aynı zamanda o kadarda basit ki istenen şey, bir kırılganlıkta hissettiriyor “gelecek”e yüklenen anlam “Hakikati araştırma komisyonları”, “faili meçhullerin çözülmesi”, “anadilde ağıt” …  Oysa bu olmamalıydı geleceğe yüklenen!
Hayallerimizi çaldılar bizim, geleceği bir kısım zümrenin koyduğu yasakların kalkmasıyla tasvir edişimiz bundandır. Bunun bile “uzun süreceğine” inanışımız bundandır…

Meselemiz olan bu sorunu görmek istemeyip, hep üzerini örttük. Ama o ağıtları dinleyip duygudaşlık kurdukça, birlikte ağıt yakmaya giden bir süreç gerçekleşirse meselenin de üzeri örtülmemiş olur. Özcan Alper, ‘Gelecek Uzun Sürer’de ağıtların peşinden Diyarbakır’a giden Sumru’nun hikâyesini anlatıyor, geçmişi, bitmeyen savaşı, kayıpları, travmaları...

Gelecek Uzun Sürer filmi etkileyici müzikleri, görüntüleri ve konusu itibariyle çarpıcı bir film. Sonbahar’da tek ve sade bir konuya eğilen yönetmen bu filminde birçok konuya kısa kısa değiniyor. Gerçeği, kayıp yakınlarını aktaran film aynı zamanda tarihsel bir işlev görüyor. Küçük fotoğraflarda kendi kayıplarını gösteren insanlar, kaybolan vicdanlara sesleniyor. “Sizin hiç babanız öldürüldü mü” gibi sorular soruyorlar.

Filmin esas kızı Hemşinli Sumru, seslerin peşinden yollara düşen, müzik araştırmaları tezi için ağıt derlemeleri yapan üniversite öğrencisidir. Sokaklarda, kalabalıkların arasında herkesin duyamadığı insan seslerini seçer, hayatının en değerli parçası haline getirir, tıpkı Yaşar Kemal'in sözünü düstur edinip her kültürün, dilin kendi ağıdını kendi dilinde kendi topraklarında kaydetmesi gerektiğine inanıp yollara düştüğü gün gibi bizi de kendi hikayesinin peşinden sürükler...






Kulağındaki kulaklıkla sabah ayazında elinde mikrofon, evlerin çatısında, taş sokakların dibinde, Ermeni kilisesinin avlusunda yürürken, yolların hiç bitmediğine hikayelerin hep renkli olmadığına tanıklık ederiz.

Film boyunca çalan Ermeni , Hemşin , Kürt ağıtları insanı içine alıyor adeta , düşündürüyor.


Her biri 90'lı yılların karmaşasında bir gece ansızın evlerinden apar topar alınıp götürülen erkeklerin vesikalık fotoğrafları önünde ağıt tutan annenin göz pınarları, hiç kurumamıştır geçen bunca yıla rağmen... Derin bir sükunet var gözyaşlarının kendine yol ettiği yüz çizgilerinde.

Başka bir gencecik kadının anlattıklarında var olan gerçek ise, şu saatten sonra beklediği tek şeydir; kocasının, çocuğunun, babasının, amcasının meçhul cesedinden kalan kemiklerin kendisine teslim edilmesi. Belirsizlikle mücadele etmek, acımasız bir orduyla mücadele etmekten bile zor, belli...

Sumru geçtiği her dar sokakta,taş evde, uyuduğu sedir yatakta, gece gündüz önüne oturduğu pencerede, birbirine karışan seslerde kendi kaybını da arıyordu. Özgürlük mücadelesi için dağa çıkan Harun'un peşinden geldiği bu Mezopotamya iklimine öyle uzaktı ki, Kürt kadınlarıyla hiç unutulmayacak acının ortaklığında anlaştı. Olmayanın peşinde, olacak olanı aramanın buluşmasıydı onlarınkisi...

Ufacık sinema salonunda ben de Sumru ile birlikte Diyarbakır'ın taş sokaklarında yürüdüm, insanlarına dokundum, ağıtlarına içlendim, halleriyle doldum ama hiç acımadım... Çünkü Özcan Alper izin vermedi acıyacak  duygularımın uyanmasına. Pencereyi açtım Sumru'yla birlikte, çocukların seslerine kulak kabarttım, "Türküm, doğruyum, çalışkanım"diye ant içmeye başladıklarında aralarına karışmak istedim...

Sonra da aldım başımı kırmızı bisikletli Ahmet'in yanına yürüdüm, Cinamed'de bir sürü Yılmaz Güney'li afişler arasında, kitap sayfalarında kaybolmak, Ahmet'in alaycı ama içli bakışlarında efkarlanmak istedim...


Filmdeki görünmez beden olmayı istedim. Sumru'nun "25 yıl sonra ne olacak bu ülkede?" sorusuna Ahmet'in verdiği yanıtı benimsedim. Kurduğu hayali de onca yıl beklemeden gerçekleştirmek istedim...İstedim istemesine de sihirli değneğim yok ki her isteğimiz, istediğimiz vakit olsun...

Bir atın, silah kurşunlarından kaçarken çektiği acıyla başlamıştı hikaye, yangınlardan, puslu dumanlar arasından kaçan at,  kurak toprağın üzerinde kurşun seslerinden, öfkenin, nefretin    tutsaklığından kaçamadı, etrafını saran, can yakan kurşunlara kurban gitti...

Ama filmin sonunda tüm köyleri boşaltan, geceyi aydınlatan alevlerden, kendisine mezar olacak ahırdan kaçtı ya, kurtuldu ya yanmaktan, köylüler düşündü ki , özgürlüğünü de beraberinde götürdü beyaz at...Umutla doldu, köylerinden edilen köylülerin kalbi..

Film eşsiz Hakkari manzarasının eteğinde,bir göl kenarında sakince gezinen başka bir atın ve Sumru'nun suretleriyle bitiyor, ve o biterken sen usulca şöyle diyorsun: 
"Bu bir Özcan Alper filmiydi."

Gelecek Uzun Sürer -Soundtrack



"Ben bazen bir kitap okurum, bir süre o kitaptan çıkamam...Orada yaşarım...Marketlere filan giremem büyüsü bozulacak diye...Aynı şekilde, bir film izlerim, bir süre içinden çıkamam...Film, soğuk bir iklimde geçiyorsa bir süre üşürüm..."


"25 yıl sonra biz belki seninle yine Benusen’de surlara çıkarız. Ama biraz yaşlanmış oluruz. Senle beraber bütün Karadeniz’in etrafını bisikletle dolanırız. Batum’da Chacha içer, hüzünlü gürcü şarkıları dinleriz. Soyim’de Mayakovsky’nin evine götürürüm seni. Yaltalı Doktor Chekov’dan öyküler okuruz. ”İçelim ve birbirimize sen diyelim.” diyip Moskova-Petruski treninde votka içeriz. ”Varna’da karşı kıyıdan sesleniyorum. Sesimi işitiyor musun Mehmet? Mehmet?” diyip Nazım’ı yad ederiz. Sonra haritayı açarız, gözümüzü kaparız. Böyle parmağımızı koyarız bir noktaya. Derim yürü, dünya haritasına. Sonra ben politikaya atılırım. Ama sadece ulaştırma bakanı olurum ha! Bütün ülkeyi demir yollarıyla döşerim. Sadece batıdan doğuya değil. Doğudan Karadeniz’e, Karadeniz’den Akdeniz’e uzun uzun demir yolları. Sonra her bölgede yok olmakta olan diller ve kültürlerle ilgili enstitüler kurulmuş olur. Sonra, sonra her şey değişmiş olur. Sonra… Ne çok sonra var, değil mi?"

İmdb puanı: 6.8/10

Özcan Alper kimdir?

Özcan Alper, 1975 Artvin doğumlu. İstanbul Üniversitesi’nde 1992–1996 arası Fizik, 1996–2003 arasında Bilim Tarihi okumuş. Son olarak çeşitli medya yayınlarına verdiği demeçlerden de olayı salt hamasi kaygılar üzerinde görmediği çok açık belli oluyor bu da çektiği filmlerin aslında “bizden” yanının nereden geldiğini açıkça gösteriyor.

18. Adana Altın Koza Film Festivalinde SİYAD Ödülü, Yılmaz Güney Ödülü, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Görüntü Yönetmeni ve En İyi Müzik dallarında beş ödül almış olan film konusu itibariyle de muadillerinden kaliteli ve Kürt sorunu gibi ağır bir konuyu, asla ajitasyona, didaktizme kaçmadan, büyük sözler söylemeden masaya yatırıyor. Kurmaca ve gerçek görüntüleri birleştirerek hikâyeleri belgeliyor bir anlamda. Aynı zamanda filmin görsel kalitesi de görmezden gelinmeyecek kadar iyi.

_____________________
* Çeşitli bloglardan derleme bir yazı.. 


masumane

0 yorum: