Sosyal ağda gezinirken ilgi çekici bir yazı ile karşılaştım ve yararlı olur diye sizlerle de paylaşmak istedim. Yazı, kronolojik toplumsal (Türkiye için) bir soruna dikkat çekiyor ve iyi bir bilgi birikimi ile paylaşılmıştır.
Bir soru..

 Ahlaksızca gelmez size umarım ama size bir soru sormak istiyorum.Bayanların bacakları neden erkekler için cinsel anlamda uyarıcı veya tahrik edicidir?Bu sadece insana mı özel bir durumdur yoksa dişisinin bacaklarından cinsel olarak haz alan başka canlı türleri de var mıdır?Saçma gelebilir size belki ama gerçekten aklımı karıştırdığı için sordum.Umarım cevaplarsınız.Teşekkürler.

Bir cevap..

Bilimde, hele ki Biyoloji'de sapıklık, daha doğrusu ayıp olmaz, dolayısıyla çekinilecek hiçbir şey yok, gayet güzel bir soru ve açıkçası bilim insanlarının üzerinde de çalıştığı bir soru. Zira bu tip "ayıp" gelen soruların arkasında çok önemli bilgiler ve gerçekler yatabilir. Bilimin güzel tarafı da tamamen sorgulayıcı ve korkusuz kimliği sayesinde tüm bu soruların üzerine giderek gerçekleri açığa çıkarmasıdır. Biz de burada bilimi temsil eden bir ekip olarak okurlarımızın akıllarındaki bu klasik tabuları yıkmayı bir görev biliyoruz. Hemen yardımcı olmaya çalışalım:

Açıkçası sorunuzun cevabı birçok farklı bilim insanı tarafından birçok açıdan ele almış ve incelenmiştir. Ve şansa (!) bakın ki yine bize cevabı veren tek dal Evrimsel Biyoloji ve ilgili olduğu dallardır: Evrimsel Biyoloji'den edindiğimiz bilgiler ışığında görüyoruz ki canlılar doğada neredeyse hiçbir zaman tek başlarına evrim geçirmezler, mutlaka çevreleriyle sıkı bir ilişki içersindelerdir ve en izole gibi görülen türler bile mutlaka etraflarındaki doğa ile etkileşim halindedirler. "Karşılıklı Evrim" (Co-Evolution) dediğimiz bu ilke dahilinde, aralarında en sıkı karşılıklı etkileşimi gördüğümüz canlı grupları ise bir türün karşıt cinsiyetleridir. Çünkü bu karşıt cinsiyetler, canlılığın iki biyolojik amacından birini gerçekleştirmeye yararlar: Üremek.

Bildiğiniz üzere üremek, bir canlının var oluşunun biyolojik açıdan nihai amacıdır. Zira bir tür üremezse, yok olacaktır ve genler, milyarlarca yıldır yok olmaya karşı koyacak özellikler geliştirecek şekilde evrimleşmişlerdir; zira varlıksal bütünlüklerini ancak bu şekilde koruyup, düzensizlik artışına, yani entropiye karşı koyabilirler. Bunun için de çevrelerinden edindikleri (özellikle besinler yoluyla) enerjiyi harcayarak öncelikle bütünlüklerini korumaya çalışırlar (hayatta kalmak - ki bu, canlılığın birinci biyolojik amacıdır). Sonrasında ise kendilerindeki başarılı olduğu varsayılan bilgiyi gelecek nesillere ve zamanlara aktarmak amacıyla ürerler, çoğalırlar. Ki bu da canlılığın ikinci amacıdır.

Bu iki biyolojik amaç da sürdürülmesi son derece zor ve zahmetli bir iştir. Bu sebeple canlılar birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar ve bu bağlar yalnızca Evrimsel Biyoloji ile açıklanabilmektedir.

Dediğimiz gibi cinsiyetler arası Evrimsel ilişkiler çok önemlidir, zira üreme amacını gerçekleştirmenin yolu bu bağlardan geçmektedir. İşte Evrimsel Süreç dahilinde cinsiyetler birbirlerinin eksiklerini tamamlayacak ve/veya kendilerinde bulunan güçlü/adaptif genlere benzer güçlü/adaptif genleri gelecek nesillere aktarabilecek bireyleri üreme öncesinde seçmeyi hedeflerler. Bunu, daha önceki yazılarımızda da izah ettiğimiz üzere Cinsel Seçilim olarak tanımlıyoruz.

Cinsel Seçilim, Evrim Mekanizmaları arasında en güçlü olanlarından biridir, çünkü doğrudan biyolojik yaşam amaçlarına etki etmektedir. İnsanların bir hayvan türü olarak evrimlerine baktığımızda, karşıt cinsiyetler arasında Cinsel Seçilim'e bağlı olarak doğan çok hayati ve önemli özellikler edinildiğini görürüz. Bunların başında şüphesiz karşıt cinsiyetlerden bireylerin birbirlerini seçmelerine yarayan fiziksel özelliklerin evrimi gelmektedir.

İnsanın evrimine en kritik şekilde etki etmiş ve hala da etki etmekte olan unsurlardan biri karşıt cinsiyete kendini beğendirmesi ve kendisinin de karşıt cinsiyetten en uygun olanını seçmek için doğru bir karar vermesiyle ilgili geçirdiği adaptasyonlardır. Bu, gerek sosyal, gerek kültürel, gerekse de biyolojik olabilir. İnsanın zekasının ilgili yazılarımızda açıklanan sebeplerden ötürü gelişmesi ve algı ve değerlendirme kapasitesinin artması, Cinsel Seçilim'in rolünü de katlayarak arttırmıştır. Bu artış sırasında sosyolojik, antropolojik ve kültürel açılardan karşıt cinsiyetle olan ilişkiler karmaşıklaşmıştır. Ancak bunlardan çok, bizi şu anda ilgilendiren biyolojik açıdan insanın nasıl bir evrim geçirdiğidir.

Son 150-200 yıldır bilim camiasında artık şüphe götürmez bir gerçek olarak insan bir hayvan türüdür. Dolayısıyla hayvanlar ile taşıdığı sonsuz sayıda benzer özelliği de, tıpkı onlar gibi kendi evrim patikası sırasında özelleşmiştir. Bu özelleşme sırasında fiziksel özelliklerde ciddi değişimler yaşanmış, değişen yaşam biçimi (diyet değişimlerinden coğrafi konum değişikliklerine kadar) insanın fiziksel görüntüsüne de yansımıştır. Ve insan, hala seçimlerini temel hayvani içgüdülerine yönelik olarak yapmaktadır ve yapmak zorundadır da.

Her insan, sıradan bir hayvan türü olarak belirli içgüdülerle doğmaktadır. Beyninin embriyolojik ve gelişimsel (ontojeni) değişimi sırasında etrafında gördüğü, duyduğu, deneyimlediği hemen her şeyi öğrenmeye çalışır ve bu onun zihninde (hafızasında) bir "arka plan" oluşturur. Bu arka plan, onun içgüdülerine de hitap etmekle birlikte, aynı zamanda bir bireyin kişiliğini şekillendiren unsurları da belirleyecektir. Örneğin bir kişinin nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığı, nelere eğilimi olup nelerde beceriksiz olduğu, vb. özelliklerin tamamı bu prikolojik ve biyolojik gelişim sırasında belirlenir ve bir kısmı ömrün sonuna kadar değişmeye açıkken, daha büyük bir kısmı çoğunlukla erken yaşlarda (çocukluktan çıkış ve ergenliğin sonlarında) sabitlenir. Bu algısal sürecin gelişimi sırasında içgüdüler giderek sosyal yapı içerisinde arka plana itilir ve gizlenirler. Ancak asla etkilerini tamamen yitirmezler.

Bu içgüdülerin en başında hiç şüphesiz hayatta kalmak ve üremek gelmektedir. Bir insanı ölesiye sıkıştırır ve zorlarsanız, en sakin ve sessiz insan bile bir noktada patlayacak ve saldırganlaşacaktır. Çünkü gelişen beynimiz bu hayvani güdülerimizi sosyal normların etkisi altında her ne kadar sürekli baskılamaya çalışsa da, özümüz doğadan gelmektedir ve doğa, narinliği, çekingenliği, zayıflığı affetmez. Doğa vahşidir ve vahşilik olumsuz bir kelime değil, doğanın nötr gerçeğidir. Kurduğumuz hayal ürünü dünyanın içerisinde "vahşiliği" ne kadar "manyaklık, sapıklık" gibi kelimelerle özdeşleştirerek kötülesek de özünde vahşilik "doğanın yapısı" anlamına gelmektedir. Çünkü gerçek budur. Gerçek dışarıda, oradadır ve biz, insan türü olarak o yerden gelmekteyiz.

Benzer şekilde bir insan, eğer hormonal bir varyasyonu ya da farklılığı bulunmuyorsa, ne kadar aksini iddia ederse etsin üremeye programlanmış bir diğer sıradan hayvan türüdür (eşcinsel olmak üreme karşıtı olmak anlamına gelmemektedir; bkz: ilgili yazımız). Bir insanın bu üreme güdüsünü baskılaması ya da en azından baskıladığını iddia etmesi, insanın doğadan izole olarak yarattığı kültürel yaşantının insana has normlarına ne kadar adapte olduğuyla doğrudan ilişkilidir. Bazı bireyler kendilerinde hiçbir üreme isteği olmadığını, karşıt cinse herhangi bir ekstra çekim hissetmediğini (eşcinsellikten bahsedilmemektedir, heteroseksüel olmasına rağmen cinsel arzu duymadığını düşünen insanlardan bahsedilmektedir) ve benzeri argümanları ileri sürerler. Bunlar, eğer ki hormonal ya da nöral bir varyasyon yoksa (ki eşcinselliğin bu ikisiyle yakından ilişkili olduğu bilinmektedir), çok büyük bir ihtimalle sosyal yapı içerisinde baskılanmış güdülerinin farkında olmayan ya da bir şekilde bunu gizlediğinde farklı olduğunu düşünen bireylerdir. Ancak hayatta kalmak ve üremek, en temel iki içgüdü olarak asla tamamen baskılanabilecek olgular değillerdir. Nasıl ki hiçbir insan kendi nefesini tutarak intihar edemezse (zira beyin bir noktadan sonra vahşi bir şekilde bilinci baskılayacaktır), hiçbir insan herhangi bir nöro-fizyolojik sorunu olmadığı halde üremeye ilgi duymadığını söyleyemez. Zira genlerimiz ve beyinlerimiz üremeyi reddetmekten çok uzaktır (tekrar edelim, burada eşcinsellikten bahsedilmemektedir).

İşte tam olarak bu sebepten ötürü, tartışılmaz bir şekilde insanın evrimi de üremeyi destekleyecek veya ona yön verecek özelliklerin evrimleşmesine paralel olarak gelişmiştir. Yani bir insan bireyi, ne kadar aksini iddia ederse etsin, yukarıda da değindiğimiz gibi iki şeyi hedefler: Karşıt cinsiyete güzel görünüp kendini beğendirmek ve karşıt cinsiyetin kendisine en uygun olan bireylerini seçmek.

Bu, Cinsel Seçilim'in temelinde yatan iki gerçektir ve memelilerin tamamında, kuşların tamamına yakınında, sürüngenlerde, balıklarda ve daha nice canlı grubunda istisnasız bulunmaktadır. İnsan da, bu canlılar arasında özel bir konumda değildir. Bir insanın kendine bakması, süslenip püslenmesi ve benzeri fiziksel çalışmaları belli ve kısıtlı bir yere kadar iddia ettiği üzere "kendisi için"dir; ancak emin olunuz ki tüm bu davranışların arkasında yatan ana sebep karşıt cinsiyete kendini beğendirmektir. Çünkü fizik her canlının aynasıdır. Dolayısıyla fiziğe bakmak, kendimizin sağlıklı ve güçlü olduğunu ilan etmek demektir. Ve insan, kendisine bunu ilan etme ihtiyacı duymaz. Bunu yapma sebebi, karşıt cinsiyeti beğendirmektir, çünkü ne kadar egolarımızdan ötürü bunu reddetsek de, buna bir canlı türü olarak ihtiyaç duyarız. Zira eğer kimse bizi beğenmeyecek ve tercih etmeyecek olursa, üreyemeyiz ve neslimiz sona erer. Bu, tıpkı nefesimizi tutarak intihar etmeye çalışmak gibi evrimleşmiş bir beynin kabul edemeyeceği bir tercihtir.

Ayrıca birçok hayvan türünde Cinsel Seçilim tek taraflı olmamaktadır (çoğunda genellikle dişiler seçen, erkekler seçilen konumda olsa da). Çünkü bireyler sadece kendini beğendirmeye çalışmaz, aynı zamanda üreme çağına gelmeyi başarmış bir birey olarak, kendilerinde bulunan bu "başarılı" genleri taşıyabilecek ve tamamlayabilecek karşıt cinsiyetten bir birey de bulmak durumundadırlar. Çünkü eşeyli üremede iki cinsiyetten gelen genler birleşir ve ürün böyle ortaya çıkar. Dolayısıyla kendisindeki genleri tamamlayacak genlere sahip olan bir bireyi bulmak önem arz etmektedir.

Peki burada şunu sormak gerekir:

Bir Birey, Karşıt Cinsiyetin Özelliklerini Neye Göre Seçer?

Burada aslında ilk olarak irdelenmesi gereken, genel olarak seçimlerimizi neye göre yaptığımız sorusudur. Ancak bu soruyu detaylı incelemeyi bir diğer yazımıza bırakıyoruz. Şimdilik, karşıt cinsiyette bir bireyin neler aradığına bakacağız.

Bazen magazinel dergilerde insan türü üzerinde yapılan çalışmaları görürüz. Erkeklerin dişilerin en çok saçlarına, kalçalarına, göğüslerine baktıkları; dişilerinse erkeklerin en çok ayaklarına, göğüslerine ve yüzlerine baktıkları gibi sonuçlar elde edilmektedir. Pek de bilimsel olmayan bu çalışmalar, aslında doğruya yakın sonuçlar vermektedir. Çünkü gerçekten de bu özellikler, insana karşı cinsiyet hakkında birçok bilgi vermektedir.

Beynimiz, hayatta kalmaya ve üremeye ayarlanmış bir evrim ürünü olarak karşıt cinsiyette kendisinin ihtiyacı olacak özellikleri aramaktadır. Ve bu özellikler bazı belli başlı fiziksel olgulardan kolaylıkla anlaşılabilmektedir. En azından bu fiziksel özellikler, bireye önemli bilgiler verebilmektedir.

Örneğin erkeklerin dişilerin kalçalarına bakmasının bir sebebi elbette ki vardır: Geniş kalçalar, daha çok çocuk taşıyabilecek bir beden anlamına gelmektedir. Bu, belki doğrudan bir ilişki kurulması tehlikeli bir özelliktir; ancak gözü kapalı bir tercihtense böyle bir tercih kesinlikle yeğdir. Benzer şekilde, dişilerin erkeklerin yüzlerine, omuzlarına ve göğüslerine bakması, onların kas dağılımlarını görmek ve kaslılık oranlarını anlamaya çalışmaktandır. Çünkü insan toplumlarında da erkekler yuvayı koruyup avlanacak rollere sahip olarak evrimleşmiştir, kültürel yapımız içerisinde bu değişmiş, en azından etkisi azalmış olsa da. Dolayısıyla halen dişilerin erkek seçimi, güçlülüğe dayalı olarak yapılmaktadır.

Tabii ki bu temel durumdan sapmalar yaşanmaktadır. Dişiler arasında şişman erkekleri tercih edenler olduğu gibi, erkekler arasında cılız kadınları tercih edenler de bulunmaktadır. Ancak bunlar genele vurulduğunda her zaman azınlıkta kalacak varyasyonlardır. Ve bunların varlığı da, popülasyonun devamlılığı için şarttır, çünkü her daim geniş kalçalar ya da güçlü kollar avantaj sağlamayabilir. Birkaç yüzbin yıl içerisinde Dünya'nın ne tip değişimlerden geçeceği ve çevresel şartların nasıl değişeceğini bilmek olanaksızdır. Örneğin bir zamanlar ağaçların üzerinde yaşamak insan ve ataları için avantajlıyken, sonraları savana hayatı avantaj kazanmıştır. Çevre, sürekli değiştiği için insanların cinsel tercihlerinin sonuçları da sürekli değişmektedir.

Ancak ne olursa olsun tüm bu tercihlerin temelinde "sağlıklı" bir birey bulmak ve sağlıklı bir birey gibi gözükme telaşı yatmaktadır. Bu, cinselliği etkileyen en önemli unsurdur ve neredeyse her hayvanda aynı davranışlar görülür; dolayısıyla insanda da bunu görmekteyiz. İşte bacakların güzel gözükmesi de, aynı bu sebeple açıklanabilir. Zira Wroclaw Üniversitesi'nden bilim insanlarının yaptığı bir araştırmaya göre bacakların düzgünlüğü, parlaklığı ve uzunluğu erkeklerin beyninde ilk olarak o bireyin sağlığı ile ilgili verdiği ortaya çıkarılmıştır. Hatta 200 erkek ve kadın üzerinde yapılan bir çalışma, "en çekici" olarak tercih edilen bireylerin bacaklarının genel ortalamadan %5-15 daha uzun olduğunu göstermiştir.

Bu noktada, sizin sorunuzun bir de psikokültürel bir boyutu da bulunmaktadır: Gizem. Bütün hayvanlarda korku ve meraka dair bölgeler en ilkel beyin bölgelerinde, yani beynin en derinliklerinde yer alır. Korku da, merak da çok faydalı davranışlardır çünkü ilki sayesinde bir tehlikeden uzak durmayı başarabilirken, ikincisi sayesinde de yenilikleri keşfedebilir ve avantajlı konuma geçebiliriz. Elbette bu ikilinin birbiriyle çakıştığı durumlar, yani gizem, beynin çeşitli mekanizmalar geliştirmesine sebep olur. Bunu en güzel şekilde dini duyguların evriminde görürürüz. Zira ortada bulunan "doğanın gizemi", tüm doğa olayları ve doğanın içeriğiyle birlikte bizde hem korku hem de merak uyandırır. Doğa olaylarından, doğadaki olayların birçoğundan, yüz binlerce yıldır korkmaktayız; ancak aynı zamanda özellikle de beyin kapasitemizin artmasıyla gelen bilinç artışı bizde merakı ve öğrenme isteğini de sürekli tetiklemektedir. Fakat beyin, doyurulmak isteyen bir organdır (en yüksek enerjiyi tüketen organ olmasından da bu mekanik temelde anlaşılabilir). Eğer bir duygu ciddi miktarda artış gösterirse o, bir şekilde baskılanmalıdır, çünkü beynin düzenini bozabilir. İşte doğaya olan korku ile aynı olgulara duyduğumuz merak, eğer tatmin edilemezse beyin zorlanmaya başlar. Bu durumda doğan gizemi eğer ki çözemiyorsak, o zaman beyni tatmin edecek herhangi bir yol açarak bu yoğun korku, merak ve sonucunda doğan gizemi o açıklamalara kanalize etmemiz gerekir. Bu, karşımıza dini inançlar olarak çıkar. Ve ilgili yazımızda da değindiğimiz gibi hayvanların birçoğunda ritüellere ve dini inançlara benzer davranışlara rastlarız; ancak bunlar insanlarınkinden oldukça farklıdır, çünkü o hayvaların korkuları ve merakları ve daha da önemlisi algı düzeyleri insanlardan farklıdır.

Bu bağlamda incelediğimizde gizemli olguların merakı daha da körüklediğini görürüz. Örtülü, kapalı, gizli olan bir şey her zaman merak uyandırmaktadır. Bunu evrimsel süreçlerle açıklamak da oldukça kolaydır: Dediğimiz gibi merak, yeniliklerin keşfine yol açar ve avantaj sağlar; hele ki o yenilikler yeni bir besin kaynağı, savunma kaynağı, cinselliğe avantaj sağlayacak bir kaynak, vs. ise. Örneğin kapalı bir kutu, eğer ki bizi ilgilendiren bir kutuysa, mutlaka merak uyandıracak ve beyin bizi bu merakı gidermeye zorlayacaktır. Eğer çözemezse de bir şekilde merakı kanalize etmek zorunda kalır: "Muhtemelen önemsiz bir kutudur." diyerek kendimizi teselli edebilir, kutuyu açamıyorsak bir başka şekilde bilgi edinmeye çalışabiliriz. Benzer bir şekilde, eğer örtülü, kapalı ve gizli olan eğer ki cinsellikle alakalı bir yapı ise, örneğin yavrulara süt vermeyle ilgili olan memeler, yavru taşıma kapasitesi ile ilgili olan kalçalar ve bacaklar, yavru üretebilme kapasitesi ile ilgili olan penis ve vajina gibi organlar örtülü, kapalı, gizli vaziyette ise karşıt cinsiyette gizem ve merak duygularını tetikleyecektir. Bu da, özellikle bu kapalı organların çekiciliğini arttıracaktır.

Fakat bu aynı zamanda popülasyon bazında da düşünülmelidir; yani popülasyon normları da işin içine girmelidir. Örneğin doğu ülkelerine baktığımızda hep daha kapalı kitleler görürüz, kadınlar açısından da erkekler açısından da. Bu ülkelerde, istisnalar olmakla birlikte, kadınların bacakları, göğüsleri ve kalçaları gibi cinsel unsurları erkekler için her zaman daha fazla tahrik edici olarak değerlendirilmektedir. Ancak batı ülkelerinde kültürel farklılıklardan ötürü kadınlar bacaklarını ve hatta kalçalarını, kimi durumda da göğüslerini çok nadir ve kimi zaman neredeyse hiç gizlemezler. Bu kültür farkından ötürü erkekler için de ortamda bir gizem kalmadığından, yolda mini şort veya mini etekli bir kadın gördüklerinde dönüp bakma ihtiyacı duymazlar. Bu ihtiyaca sebep olan beyindir, çünkü gizemini, merakını ve bunlara bağlı olarak doğan cinsel açlığını tatmin etmek ister. Elbette bu bilinçli bir şekilde baskılanabilir; ancak bu defa bu baskılanma, farklı şekillerde açığa çıkacaktır, eğer merak ve istek iyi bir şekilde kanalize edilmezse. Bu açıdan bakıldığında kapalı toplumlarda masturbasyon oranlarının daha yüksek olduğunu görürürüz ki bu iyi bir durumdur, zira bu şekilde kanalize edilmezse, çok daha vahşi şekillerde ortaya çıkacaktır: unutmayın! Beynimiz, vahşi temeller üzerine kurulu, sonradan evrim süreciyle biraz modifiye edilmiş bir makinadır. Bu vahşi temelleri ne kadar göz ardı etseniz de, mutlaka karşınıza çıkacaktır.

Dolayısıyla bu kısmı toparlamak gerekirse, sorunuzun özünde gizemin beyin fizyolojisi üzerinde yarattığı değişimler yatmaktadır. Bunlar kontrol edilebilir; ancak asla tamamen baskılanamaz. Yurt dışına, örneğin Amerika'ya gittiğinizde ortalıkta bizim doğu bloğu ülkelerimize kıyasla ne kadar çok "çıplak" ya da "çıplağa yakın" birey göreceğinize şaşırırsınız; ancak eğer dikkatinizi toparlayabilirseniz, şaşıracağınız bir diğer şey karşı cinsiyetin bu duruma alışkınlığından ötürü bizim ülkelerimizde olacağının aksine, hiç kimsenin vahşi bir şekilde birbirine saldırmadığı, tam tersine kimsenin bu ortada olan vücut kısımlarını umursamadığı olacaktır. Bu, dediğimiz gibi tamamen beyin ve kültürün beyin üzerindeki etkileri ile ilgilidir, değiştirilebilir, modifiye edilebilir, kontrol edilebilir.

Tüm Cinsel Tercihlerimiz Biyolojik Temelli Midir?

Bu sorunun cevabı hem evet, hem de hayırdır. Evet, çünkü bir canlının her hareketi, her olgusu, her bağlamı biyolojik kökenli olmak zorundadır. Biyoloji, "canlı bilimi" demektir ve canlılarla ilgili her konunun sonu, başı, ucu, ortası Biyoloji'ye gelmek zorundadır. Kültür de biyolojik temellerden doğar, dallanır, gelişir. Sosyal yapı da biyolojiden doğar, dallanır, gelişir. Sosyoloji de, siyaset de, ekonomi de biyolojik temellere indirgenebilir; ancak bu gereksiz bir uğraşı olur, çünkü daha kapsamlı modellerle bu yapılar daha kolay incelenir, analiz edilir. Fakat bu, bunların temelinin biyoloji olmadığı anlamına gelmez.

Ancak sorunun cevabı bu bağlamda hayırdır da. Çünkü biyolojik bir temelden doğan kültür kavramı, öylesine karmaşıklaşmıştır ki sadece biyoloji temelinde incelemek karmaşık ve hatalı sonuçlara yönlendirebilir. Belki kültür içerisindeki her bir öğe biyolojik temelden incelenebilir, dolayısıyla kültür de biyolojiye indirgenebilir; ancak bu çok zor bir işlemdir. Bunu şuna benzetebiliriz: Bir metal, atomlardan oluşur. Dolayısıyla metalden yapılan bir köprü bacağı da atomlardan oluşmaktadır. Ancak köprü bacağının yük altındaki davranışını atomik temele indirgeyip Kuantum Mekaniği ile açıklamak aptallık, en azından gereksiz zorlama bir iş olacaktır. Açıklanamaz mı? Elbette açıklanır, açıklanmak zorundadır. Çünkü Evren'deki her şey gibi o köprü bacağı da atomlardan oluşur ve atomların davranışlarının toplamı o bacağın davranışını belirler. Ancak mekanik ve yapısal analizler, çok daha dar kapsamlı; ancak çok daha etkili çözümler üretir. Belki hata payı kuantum mekaniğiyle elde edilecek cevaplara göre daha fazladır; ancak bu hatalar göz ardı edilebilecek düzeydedir. Dolayısıyla çok zorlu bir uğraş olan tek tek atomik boyutta inceleme yapmayız.

Benzer şekilde kültürel tercihleri ve ilişkileri de salt biyolojik tabana çekmek mümkün olsa da zor ve karmaşık bir analizdir. Bunun yerine kültürün biyolojiden temel aldığını kabul eder, bunu akılda tutar, ona göre sosyolojik analiz yaparız. Ve bu analizler yapıldığında görürüz ki gerçekten de cinsel tercihlerimizde de kültürel bazı temalar vardır; ancak bu temaların temeli daima biyolojik kuramlara ve açıklamalara çıkmaktadır. Örneğin bir kadının zengin bir erkek bulma hayalleri kurmasının arkasındaki biyolojik sebepleri anlamak zor değildir sanıyoruz ki. Veya tamamen sosyal bir yapıyla harmanlanmış bir hayvan olan insan türünün cinsiyetlerinin, karşı cinsiyeti seçerken asosyal bir bireyden kaçınmasının kültürel sebeplerini görmek oldukça kolay olduğu gibi, biyolojik tabanda da olayı anlamak son derece kolaydır. Benzer şekilde sanat, müzik, bilim gibi uğraşılar içerisinde olanların kimi bireylerce tercih edilmesinin sebepleri hem kültürel, hem biyolojik temelde incelenebilir. Ancak bunların her birini önce biyolojik temele çekip sonra incelemektense, sosyolojik açıdan inceler ve değerlendiririz. Alınan sonuçlar fazlasıyla yeterli olacaktır.

Ayrıca bu noktada bir diğer soru sorulabilir:

Peki ya aşk, sevgi, bağlılık, romantizm? Bunların hepsi seks için olabilir mi?

Ne yazık ki cevap, hiç tartışmasız bir şekilde evettir. Henüz aşkın seks ile bağlantısı olmayan herhangi bir noktası tespit edilememiştir. Sosyal normlar dahilinde birçok popülasyonda seks "ayıp" olarak nitelendirilerek birçok diğer olgunun gölgesinde kalıyor olsa da, aşkın evrimleşmesinin yegane sebebi sekstir, yani üremektir. Çünkü hormonlarla desteklenen bir bağ, karşıt cinsiyetten bir bireye daha sıkı bağlanılmasını, onun daha fazla arzulanmasını ve sonunda, kaçınılmaz olarak üremeyi getirmektedir. Aşık olamayan, daha doğrusu yüksek bağlılığa sebep olan hormonları salgılayamayan bireylerde cinsel bağlılık çok daha düşük olacak ve kültürel olayların tetiklemesi haricinde (örneğin arkadaşların sekse teşvik etmesi, seks yapmanın bir büyüklük gösterisi olduğu, vs.) durumlar haricinde birey üremek için bir istek duymayacaktır. Aşk olarak adlandırdığımız duygu yoğunluğuna sebep olan hormonlar, kişiyi bir diğer kişiye bağlı kılar ve bu, tamamen rastgele olacak bir çiftleşmeye göre üreme oranını ciddi miktarda arttırır.

Bu şekilde anlatıldığında, destanlara konu olan aşk oldukça mekanik hale getirilmiş olmaktadır. Ancak gerçek budur. Gerçek, edebiyat kitaplarında yazan değildir. Çünkü edebiyat kitapları size duymak istediklerinizi söylemektedir. Ancak gerçekler, duymak istediklerimizden değil, ortada olanlardan ibarettir. Belki aşkı gözünüzde her şeyden üstün tutuyorsunuz. Belki de sizin için değerli bir olgu değil. Ancak ne olursa olsun aşk, seks yapabilme şansını arttırmak için popülasyon içerisinde evrimleşmiş bir özelliktir. Birçok memeli türünde sevgi görülmektedir. İnsan türünde ise aşk, bunun bir üst boyutudur, çünkü hiçbir memeli insan kadar sosyal bir yapıya sahip değildir. İnsanın sosyal yapısı içerisinde sevgi sadece aile içerisiyle sınırlı kalmayıp, sosyal yapı içerisinde dağılmakta ve yayılmaktadır. Bu da, farklı ailelerden gelen insanlar arasında sıkı bağların kurulabilmesi ve üreme şanslarının arttırılabilmesi için bir adaptasyonu gerekli kılar. Zira diğer hayvanlar, aynı şans değerine ulaşabilmek için farklı bir yol izlerler: Çiftleşme mevsimleri. Bu canlılar, çiftleşme mevsimlerinde belli bir bölgede toplanıp ürerler. Aşk, bunun sosyal yapı içerisine yedirilmiş hali gibidir.

Yani tüm bu açıklamalarımızdan sonra hala "Hayır, ben asla cinsellik için süslenmem, kendime bakarım çünkü böyle mutlu olurum!" iddiasındaysanız, durun ve gerçekçi olarak, tarafsızca ve toplumun baskılarından bağımsızca düşünün. İleri sürdüğünüz bu argüman, aslında bizim söylediklerimize karşı değildir ve açıkçası olamaz da (bunlar doğanın gerçekleridir). Evet, elbette kendinize baktığınızda mutlu olursunuz, buna şüphe yok. Ancak zaten bu kendinize bakmaktan doğan mutluluk bile, salgılattığı hormonlarla sizin sağlıklı görünümünüze katkı sağlayacak ve karşı tarafa bunu belirtme şansınızı arttıracaktır.

Yani anlamadığınız nokta muhtemelen şudur: Sizin vücudunuz, sizin bilincinize %100 bağımlı değildir! Vücudunuz, kendi sistemi içerisinde çalışan bir hücreler yığınıdır ve bilinciniz bunun sadece küçük, çok çok küçük bir kısmını oluşturur. Dolayısıyla siz, doğdunuzdan beri edindiğiniz arka planla süslenmenizin, kendinize bakmanızın tamamen kendiniz için olduğuna bilincinizi inandırsanız bile vücudunuz, milyonlarca yıldır süren evrimsel süreçlerden ötürü zaten üremeye programlanmıştır bile (neden "ergenlik" diye bir dönem olduğunu sanıyordunuz?). Dolayısıyla siz bilincinizi kendiniz için süslendiğinizi söylerek teselli ederken ve toplumun normlarına uyarken, vücudunuz bu teselliyi bile kullanarak üreme stratejisi haline dönüştürebilir. Mutlu olduğunuzda, daha çok güldüğünüzde, daha çok kendinize güven duyduğunuzda, karşı cinsi ister istemez daha çok etkilersiniz. Neden mi? Bu sizin bilincinizle ilgili değildir. Çünkü karşı cins, bu özellikleri daha çok sergileyenleri tercih edip, onlara yönelecek şekilde evrimleşmiştir. Bu gereklidir, çünkü gösterdiğiniz fiziksel belirtiler, sizin sağlıklı, güçlü olduğunuza işaret eder. Bu da, hayvan davranışları ve psikoloji açısından bakıldığında sizin daha güçlü/adaptif genlere sahip olabileceğiniz fikrini verir. Beyinler bu şekilde çalışır. Hormonlar buna yönelik aktive edilir. Siz bunu isteseniz de, istemeseniz de, vücudunuz soyunuzu devam ettirecek şekilde donanımlanmıştır. Ki zaten bu konuda yapılacak bir hata, soy olarak sizin, popülasyon açısından da tüm türün yok olması anlamına gelecektir ve evrimsel olarak kabul edilemez. Kısaca özünüzden, kökenlerinizden ne kadar kaçmaya çalışırsanız çalışın, Evrim'den, bilimden, gerçeklerden kaçış yoktur.

Size duymak istediklerinizi söylemediğimiz için üzgünüz. Ancak sanıyoruz ki gerçekleri öğrenmek, hayal dünyasında yaşamaktan iyidir. Ayrıca zaten aşkın evrimini bir diğer yazımızda da daha detaylıca ele alacağız. Ancak burada şunu söyleyelim, her zaman hatırlattığımız gibi: Seks, utanılacak, sakınılacak bir şey değildir. Aşkın sekse giden yolda bir araç olması, onu değersiz kılmaz; tam tersine biyolojik olarak edindiğimiz en güçlü adaptasyonlardan biridir. Seksin hayatın biyolojik amacı olduğu gerçeği, hayatı sıkıcı, sıradan yapmaz; tam tersine insana doğadan geldiğini hatırlatarak, kökenlerini hatırlatarak güç verir, doğayla bir olmanın mutluluğunu ve huzurunu verir. Bizler, tüm tercihlerimiz, davranışlarımız, fiziksel özelliklerimiz ve bütünlüğümüzle bir hayvan türüyüz. Doğadan geldik, doğanın ürünüyüz ve bu şekilde, gelecekte bir noktada tükeneceğiz. Bu gerçek ve bizim hayvani özelliklerimiz, hayatın değerini azaltmak bir yana dursun, doğanın bir parçası olma gerçeğini bize göstererek hayata hiç katılamadığı kadar fazla anlam katar. Dolayısıyla artık kökenlerimizi reddetmekten vazgeçmenin vakti geldi de geçiyor. Seks, aşk, bağlılık gibi unsular da bu doğanın sıradan birer parçasıdır.

Sonuç olarak toparlamak gerekirse, her insanın, her hayvan bireyinin, her canlının tercihleri birbirinden farklı olabilir. Ancak unutmamak gerekir ki, tercihlerimiz de bizler gibi sürekli bir evrime tabidir. Dolayısıyla bu evrim, bizim cinsel tercihlerimizi de etkilemektedir. Bir popülasyon içerisinde tercihlerin de çeşitli olması, o popülasyon için daima avantaj sağlar. Dolayısıyla cinsel tercihler bir çan eğrisine tabi tutulacak olursa, ortadaki yoğun bölgede "genel norm" olarak tercihleri yer alacak, diğer yanlarda ise gittikçe ortalamadan uzak, marjinal tercihler yer alacaktır (marjinal tercihlerden kastımız eşcinsellik değil, toplumun genelgeçer gibi gözüken yargılarından uzak tercihlerdir; "beyaz tenli kızlar güzeldir"i bir norm olarak alırsak, toplum içerisinde zenci kız arayan bir bireyin tercihini çan eğrisinde "marjinal" olarak değerlendirebiliriz). Ve bu ortalama tercihler (toplumsal normlar) evrimsel sabitlenmenin (stabilizasyonun) bir ürünüdür. Daha önce değindiğimiz gibi, biyolojinin (evrimin) kültür üzerindeki bir etkisidir. Aslında bu, tam olarak "memetik evrim kuramı" ile ilgildiir (ilgili yazımıza bakınız). Marjinal özellikler/tercihler ise genetik çeşitliliğin yarattığı bir farklılıktır. Ve doğanın değişimi, Evrimsel süreçler sayesinde eskiden marjinal olarak karşımıza çıkan bir özelliğin norm haline gelmesine sebep olabilir.

Kaynak: Evrim Ağacı


masumane

0 yorum: